10 Aralık 2008 Çarşamba

Çözümleme




ROLÜNÜ OYNAYAN ADAM

Gecenin karanlığında
bir köpek havlaması ile uyandım. Belki kavga
ediyorlardı, belki ortak bir düşmana karşı
birbirlerinden yardım diliyorlar, belki de birbirlerine kur
yapıyorlardı. Hiç bilmem ne zaman kızıştıklarını,
benim bildiğim tek şey beni uyandıranın onlar
olduğuydu.
Gecenin yarısıydı,
otuz yıl arkadaşlık etmiş, bir ara terk etmiş,
bir buçuk yıl sonra hayatıma tekrar girmiş,
yanlış dostuma tekrar sarıldım, derin bir nefes
çekerek rahatlamaya çalıştım.

O köpekler bile şuanda
yalnız değildi, dostları, düşmanları,
kur yaptıkları adı en olursa olsun paylaştıkları
bir şeyler vardı. Oysa o yalnızdı; havlayacağı,
hırlayacağı ya da kur yapacağı kimsesi
yoktu. Camı açmak ve havlamak istedi. Saçmaladığını
fark edip elini ısırdı. Canı yanınca
vazgeçti. Güldü kendi kendine, çünkü
bir zamanlar köpek siyasi bir kavramdı.
Köpek olsaydım, aralarına
katılmasaydım, onlarla birlikte havlayıp onlarla
birlikte kavga etseydim diye düşündü. Aklına
bir dostunun köpeği ve ona verdiği değeri aklına
geldi. Evinde aile bireyi gibi bir köşede yaşayan,
özel mamasından, düzenli doktor kontrolüne kadar
bir evlat gibi ilgilenilen. Sahibesinin ona dokunuşunu düşündü.
O özeldi ve yalnız değildi. Belki de şuanda
sahibesinin yatağının dibinde yatıyordu. Herhangi
bir nedenle havlasa; ya başı okşanacak, ya da bir şeye
ihtiyacı olup olmadığı araştırılacaktı.
Bu güne kadar bir hayvana özenebileceğini hiç
düşünmemişti.
Köpekler havlamaya devam
ediyor. O ise kendi kendine trajikomik bir şekilde gülüyordu.
Elbette kendinden daha yalnızlar, daha sıkıntılı
sorunlar yaşayanlar vardı. Oysa onun telefon rehberinde
gecenin yarısında bile arayabileceği, uykunun en tatlı
anında, büyük ihtimalle çok kızarak ya da
korkarak uyandırabileceği dostları vardı.
Havlamak ya da hırlamak yerine, insan sesi ile yalnızlığını
giderebileceği, içlerinden kızsalar bile onu
dinleyecekleri.


Gün ağardığında
insanlar arasına karışabilse, o anki yalnızlığını
giderebilecek birilerine kolayca ulaşabilirdi. Bir gece, yan
odada birden fazla insan yattığı halde bu geceki gibi
yalnızlık girdabına düşmüş,
giyinip sokağa çıkmış, seyahatlerinde çok
kullandığı tren nedeniyle bildiği sabahçı
kahvesi olan Gar Kıraat hanesine gitmişti. Bu tür
sabahçı kahvelerinde üç tür insan vardı.
Tren saatini bekleyen, ya sevdiğine, ya büyük
umutlarla bir iş bağlantısına gidecek ya da
tahmin yürütemeyeceğimiz her hangi bir nedenle tren
saati için zaman geçirenler. İkinci grup, gidecek
hiçbir yeri olmayan, sıcak bir mekânda iki, üç
çay parası ile ya da kahvecinin iyi niyetine bağlı
olarak orada kalmayı becerebilen evsizler. Üçüncü
grup ise, sarhoş olduğu için eve gidip huzursuzluk
yaşayacağına, orada sabahlamayı tercih edenler.


Bu kahveye gitmesinin tek nedeni o
girdaptan çıkabilmek, tüm bu farklı kişilerin
arasına girmek, havlayıp hırlamak yerine insan sesi
ile çay istemekti. Buralarda enteresan hikâyeler
dinlenir, dili şişmiş bazılarının
rahatlaması da sağlanırdı. Bazen çok
entelektüel düzeyde sohbetlerde olurdu. Onun gibi yalnızlık
girdabına düşmüşlerin hikâyeleri
genellikle de benzerdi. Aslında şuanda yaşadığı
sorun, sarsıntı düzeyinde yalnızlık korkusu
değildi. Bir gün bir iddia sonucunda arkadaşlarına
bir oyun oynamıştı. Çok sevdiği, gerçek
dost olarak tanımlayabileceği on arkadaşına
telefon etmiş, ölümle eşit, riskli bir pozisyonda
olduğunu ve sabah on bin YTL bulamadığı takdirde
başının büyük dertte olduğunu
söylemişti. Öylesine gizemli ve Oscar'lık düzeyde
rol yapmıştı ki, telefonu kapattıktan sonra iki
arkadaşı aramış, meraklarını gidermeye,
nerede ise yanına gelmek istediklerini belirtmişlerdi.
Sabah saat onda bankasını kontrol ettiğinde on üç
bin YTL yatırıldığını görmüştü.
Bir dostu tek başına on bin YTL yatırmıştı.
Para yatıramayan dört arkadaşı aramışlar,
maddi yardım yapamayacaklarını ama sorunu tanımlarsam
yardım edeceklerini bildirmişlerdi.
Camdan bakıp dumanı dışarı
üflerken, ne yaman bir çelişki diye düşündü.
O gün bir ağarsa o bir sabaha çıkabilse, seven
ya da sevmeyenlerinin arasına bir katılabilse,
havlamak-hırlamak yerine, merhaba, günaydın, nasılsın
diyebilse. Bilir misiniz, gece yarısı iki ile sabah altı
arası, dört saatten uzundur. Öğleden sonra 13 ile
17 arası ise, dört saatten daha kısadır günlük
yaşamda. Hele yalnızlığı bu kadar
derinlemesine yaşarsan, saatler gece yarısında saat
ikiye takılı kalır. Köpeklerin sesleri değişse
bile, bazen siren çalan araçlar geçse, ya da
camın dışındaki saatler normal işlese de,
camın bu tarafında saatler normal işlemez, o iki, bir
türlü iki on ya da iki otuz olmaz.


Sabah bir olabilse, onun en çok
insanla, hele gençlerle bir arada olabildiği Cuma gününe
bir ulaşabilse, bu saçma sapan depresyondan kolayca
çıkabilecekti. Kendi dekore ettiği sahnede, o
muhteşem seyircisine kavuştuğunda, olması gereken
rol adam pozisyonuna hemen girerdi.


O, sahnede her zaman muhteşem
oynardı, onların arasına katıldığında,
onlardan aldığı pozitif enerji ile bazen onların
seviyesine iner, bazen hayat dersi verebilecek kadar derin
tecrübelere sahip bilge adam rolüne bürünürdü.
Kendi hatalarının tam tersini onlara aktararak, bedelini
ödediği tecrübelerini onlara bedavaya verir, geleceğe
dönük korkularını yok etmeye çalışır,
moral motivasyonuna dönük yükleyebileceği her
şeyi onlara yüklerdi.
Yalnız kaldığında
da rol yapabilse, bu geceyi yada başka geceleri çok daha
kolay aşardı, Rol seyirci ile, olumlu yada olumsuz tepki
verecek insanlara yönelik olarak yapılıyordu.
Köpeklere rol yapmayı denemedi, denemeyi de düşünmedi.
Onun seyircisine, seyircisinin de ona ihtiyacı vardı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder