10 Aralık 2008 Çarşamba

Kişisel Markanı Yaratmak makale

Kişisel Markanı Yaratmak "Yılmaz Büyükerşen".

Dr. A. Osman TAŞLICA


Marka, Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde; “Bir ticari malı, herhangi bir nesneyi tanıtmaya, benzerinden ayırmaya yarayan özel isim veya işaret.” olarak tanımlanmaktadır. Halen yürürlükte olan Markaların Korunması Hakkındaki Kanun Hükmündeki Kararnameye göre; ” bir teşebbüsün mal veya hizmetlerini bir başka teşebbüsün mal veya hizmetlerinden ayırt etmeyi sağlaması koşuluyla, kişi adları dahil, özellikle sözcükler, şekiller, harfler, sayılar, malların biçimi veya ambalajları gibi çizimle görüntülenebilen veya benzer biçimde ifade edilebilen, baskı yoluyla yayımlanabilen ve çoğaltılabilen her türlü işaretlere” marka adı verilir.
Marka, sadece somut bir ürünü diğer ürünlerden ayırt etmek için ve bir hizmeti yalnız farklılaştırmak için kullanılmaz. Ünlü bir sanatçı (Sezen Aksu), siyaset adamı(Bülent Ecevit), bir şehir (İstanbul ) veya bir ülke de (Fransa) “marka” olabilir. Markalama bir farklılaştırma, alıcılarda satın alma güdüsünü harekete geçirme sürecidir.
 

Her Şey Seninle Başlar Seninle Biter

 
Şahsınıza ait markanızı yaratmak; farklılaşmakla, başkalarından ayrı tanımlanmakla, kendinize değer katmakla ve insanların sizi nasıl algılayacağını yönetmekle olanaklıdır.

 Başarılı bir kişisel marka yaratma beş aşamalı bir süreçtir. Bu süreç kişiyle başlar, kişiyle biter. Bu aşamalar; kendini bir mal, bir şey olarak tanımlama “ben bir ürünüm aşaması”, bir pazarlama elemanı gibi “kendini bu malın pazarlama sorumlusu yerine koyma” ve ”kendi analizini yapma aşaması”, pazarda sizin yani “ürünün algılanışını araştırma aşaması” ve son olarak tüm bu aşamalar sonucunda elde edilen verilere dayanarak “pazarlama stratejisini oluşturma” aşamasıdır.

Başarılı olmak da öğrenilebilir.


Kişisel marka yaratmanın birinci aşaması kendinizi bir mal, bir “şey” olarak tanımlama aşamasıdır. Burada kişi kendisini, kendi sınıfınızdaki herhangi bir öğrenci, işyerinde bulunan yüzlerce iş görenden birisi, birçok şeyden biri, raftaki etiketsiz yüzlerce su şişesinden biri gibi markasız bir ürün olarak tanımlar. Kendinizi bir ürün olarak tanımladığınızda, bu malı markalaştırmak için bir pazarlama uzmanına ihtiyaç duyulacaktır. Başarılı bir kişisel marka yaratma, kişinin kendisine bir ürünü piyasaya sürmeye hazırlanan bir şirketin pazarlama sorumlusu gözüyle bakmasıyla mümkün olacaktır.

Sende Sandığından Fazlası Var.

 
Bir markanın sorumluluğunu almak demek, pazarın ne istediği konusunda düşünmek demektir. Siz denilen ürünü pazarlayan bir pazarlamacı gibi davranın ve kendinize karşı acımasız olun.

Farklılıklarım nelerdir? Pazarlama stratejimi hazırlarken neleri öne çıkarabilirim gibi her şeyi kendinizle yüzleşerek tanımlayın. Bu analizi yaptığınızda sandığınızdan çok daha fazla bilgiye, “markalaşmada” kullanılabilecek verilere ulaşacaksınız.

Bir ayna alın ve aynaya bakarak gördüğünüz ürünün analizini yapın. Aynaya bir “T” çizin, sağ tarafına gördüğünüz olumlu şeyleri, sol tarafına olumsuz şeyleri yazın. Güçlü yanlarım, zayıf yanlarım nedir? Rekabet ettiğim insanlarla kendi markamı nasıl kıyaslayabilirim?

Seyirci koltuğundan sıkıldıysan, sahneye çık.


Kendi analizinizi objektif olarak yaptıktan sonra, arkadaşınızla, partnerinizle, sizi korkusuzca tanımlayabilecek birisiyle bu analizi tekrar yapmanız gerekmektedir. Kendinizi tanımlamak kadar başkalarının da bu malı nasıl tanımladığını bilmeniz gerekmektedir. İnsanların sizin hakkınızdaki düşünceleri markalaşma için önemlidir. Bu aşamada ürünle ilgili olarak arkadaşlarınızın ya da çevrenizdeki insanların reaksiyonları önem kazanır. Birçok marka kişilik, farklılaşmayı, yeteneklerine veya tesadüfî olaylara değil, stratejik bir pazarlama sürecine borçludur. Her birimizin sahip olduğu birçok değer vardır. Önemli olan, pazarın ne istediğine bağlı olarak, olumlu yönlerimizi, potansiyelimizi var olanların üzerinde geliştirmektir.

Bu tespitleri doğru yapabildiğinizde elde ettiğiniz verilerle strateji geliştirip pazarda farklılık yaratmak için taktikler oluşturabilir, hayatınızın en önemli markası olan "siz" denilen marka üzerinde doğru yolda ilerleyebilirsiniz.

Yandaki resimde yer alan aynı renkte, aynı özelliklere sahip balıklardan mı? Yoksa soldaki, akvaryumdan çıkmaya cesaret edebilen balık mı? Olmayı arzularsınız.

Bir malı yâda bir firmayı markalaştırmak çok uzun ve maliyetli bir süreçtir. Oluşmuş bir firma markasını değiştirmek, en az marka yaratmak kadar zordur. Bir insanı olumlu yönde değiştirmek ise, geleneksel bir ürünün dönüşümünden daha kolaydır. Değişmekten ve dönüşmekten korkmayınız. Yaptığınız tespitler doğrultusunda gerekli stratejileri geliştirip uygulamaya koymalı ve pazarda farklı olmak için taktikler geliştirmelisiniz.

Önce kendine ödeme yap.


Strateji, markalaşmanın en önemli aşamasıdır. Farklılaşabilmek, marka olabilmek için hedefe dönük gerekçeler sunar. Doğru belirlenmiş stratejiler, hedefe ulaşmada hız kazandırır. Stratejik planlama, bir uygulama planı ile hayata geçirilir. Öncelikle, ne zaman, ne yapacağımızı içeren bir pazarlama planı geliştirmelisiniz. Kendimizi tanımladığımız kişisel mizanla, çevremizdeki değerlendirmelerin yer aldığı dışsal analiz sonuçlarını yazıya döktüğünüzde, pek çok yeni seçenek aklımıza gelecektir. Bu çalışma, kişisel markamızı yaratabilmek için gerekli hedefleri de tanımlayacaktır.

Hedefleriniz için yapmanız gereken şeyler ne ise, artık uygulamaya geçin. Bunun için kendinize yapacağınız yatırımları yapın. Birinin izinden giderek o kişinin önüne geçemezsiniz. Yola çıkmadan önce belirgin, ulaşılabilir bir hedefin konulması gerekir. Örnek vermek gerekirse uluslararası iş yapmak istiyorsanız yabancı dile yatırım yapmak zorundasınız. Uygulama sonuçlarını sıkça kontrol edin. Planlama aşamasında çıkardığınız sonuçlarla, bir yıl sonra geldiğiniz noktayı karşılaştırın. İlişkilerimde geçen yıla göre nasıl bir fark oluştu? Hangi yeni projeleri üstlendim? Hangi gruplara girdim? Yeni neler öğrendim? Sonuçlar beklentilerinizi karşılamıyorsa hemen plan değişikliği yapın. Unutmayın markalaşma, dinamik bir süreçtir.

Örnek bir marka "Yılmaz Büyükerşen"


Marka olmak farklı olmaktır. Farklı olmak aykırı olmak değildir. Kariyer için çok çalışmak ve doğru işler yapmak da yeterli değildir. Başarının yolu kendinizi bir çalışan olarak değil, bir marka olarak görüp, kendinizle ilgili algıları doğru yönetmekten geçmektedir.

Kişisel marka yaratma konusunda verilebilecek en iyi örneklerden bir tanesi Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’dir. Kendisinin nasıl markalaştığını yaşamından aldığımız kesitlerle örnekleyecek olursak, kişisel markalaşma sürecini de somut şekilde ortaya koymuş olacağız.



1936 yılında Eskişehir'de dünyaya gelen yüzlerce çocuktan biriydi. 1962 yılında Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinin (EİTİA) ilk mezunları arasında onlarca dan bir tanesiydi. Önce öğrenciliğinde farklılıklarını ortaya koymaya başladı. Çeşitli gazetelerde muhabirlik, yazarlık, karikatüristlik ve yazı işleri müdürlüğü yaptı. Öğrenci arkadaşları ile birlikte kan bankasına kan satarak elde edilen sermaye ile oda tiyatrosunun ve onu takiben belediye tiyatrosunun kuruluşunu sağladı.

Kariyer yapan arkadaşları ile aynı süreci izledi. 1966 yılında doktor, 1968 yılında doçent oldu. Aynı yıl akademi başkan yardımcılığına getirilen Büyükerşen, 1973 yılında profesörlüğe yükseltildi. 1976 yılında arkadaşlarının arasından sıyrılarak EİTİA Başkanlığına seçildi. Farklıydı, iyi iletişim kuruyordu ve bu ona Başkanlık süresinin bitimi olan 1980 yılında yapılan seçimlerle yeniden akademi başkanlığına getirilmesini sağladı.

Geleceğe dönük hedefleri vardı ve birçok yöneticinin cesaret edemeyeceği projelere soyundu. Ankara'daki TRT yayınlarının İstanbul'dan sonra ikinci il olarak Eskişehir'den izlenmesi için önce akademi'de TV verici istasyonu ile siyah-beyaz eğitim stüdyolarını, daha sonra da Türkiye'de ilk renkli TV sistemini Eskişehir'de kurdu. Bu çalışmalar dev bir projenin temelini oluşturacak ve buradan Açık Öğretim Fakültenin doğmasını sağlayacaktı.

1973 yılında eğitimin yaygınlaştırılması amacıyla hazırladığı "Türkiye için açık öğretim modeli" projesi YÖK kanunu ve 41 sayılı kanun hükmündeki kararname ile Açık öğretim fakültesi olarak ülke çapında ve batı Avrupa'nın 6 ülkesi ile Kuzey Kıbrıs'taki Türkler için uygulamaya konuldu.

1982 yılında Cumhurbaşkanı tarafından Anadolu Üniversitesi rektörlüğüne getirilen Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen, döneminin bitiminde 1987 yılında tekrar ikinci kez cumhurbaşkanı tarafından rektörlüğe atandı. Bu görevinin yanı sıra, "radyo ve televizyon yüksek kurulu" üyeliği ve kurulun 2.dönem başkanlığını yaptı.

Farklılık yaratma konusunda ilkleri deneyen Büyükerşen, Akademi Başkanlığı sırasında, öğrencilerin kültürel donanımları için kurduğu atölye, stüdyo ve kulüplerde, heykel, grafik, resim, müzik, folklor, film ve fotoğraf çalışmalarına bizzat katıldı ve Türkiye'nin ilk "sinema ve televizyon okulu'nun kuruluşunu da Eskişehir'de gerçekleştirdi.

Akademi başkanlığı sırasında başlattığı kültür ve sanat çalışmalarını rektör olunca "uygulamalı güzel sanatlar yüksek okulu" (daha sonra fakülte), "iletişim bilimleri fakültesi", "devlet konservatuarı" ve "edebiyat fakültesi" adı altında kurumlaştırdı. Atatürk'ün doğumunun 100. yılının kutlandığı 1981 yılında Eskişehir'in 100 köyüne hediye ettiği büstler ile Mihalıççık, Mahmudiye, Seyitgazi ilçeleri ile Gemlik'in Karacaali ve kapaklı köylerindeki Atatürk heykelleri Büyükerşen'in imzasını taşımaktadır. Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen, Türkiye'de "balmumu mumya heykel" yapımında tek isim olup, anıtkabir müzesi'nde sergilenen Atatürk mumya heykeli ile, TBMM binasındaki mumya heykeller ve Makedonya manastır askeri idadi müzesi'ndeki "17 yaşında Atatürk" mumyası onundur.

Büyükerşen, "Türkiye eğitim gönüllüleri vakfı" yönetim kurulu başkanlığı yapmış olup, bütün Türkiye’de "çağdaş halkevleri ve köy enstitüleri modeli" diye nitelendirilen "eğitim parkları" ve "semt eğitim birimleri"nin kuruluş çalışmalarını sürdürmüştür.

18 Nisan 1999 seçimlerinde DSP listesinden Eskişehir Büyükşehir belediye başkanlığına seçildi. Avrupa yerel ve bölgesel yönetimler kongresi Türk delegasyon başkanı olan Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen, evli ve iki çocuk, bir torun sahibidir.

Büyükerşen’ nin yaşamından “markalaşma sürecindeki sıçramaları” aldığımız bu bölümden sonra, bu marka pazarda nasıl algılanıyor sorusuna cevap aradığımızda internette(sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=yilmaz+buyukersentr./wikipedia.org/wiki/Yılmaz_Büyükerşen)aşağıda yer alan cevaplara ulaşmış olduk. Birinci bölümde teoride anlattıklarımızla, pratikte marka olmuş birisinin pazarda nasıl tanımlandığına ilişkin bilgilerin nasıl örtüştüğünün dikkatle incelenmesi gerekmektedir (alıntılar imla ve yazım hataları düzeltilmeden alınmıştır).

  1. Türkiye’nin gördüğü en iyi belediye başkanıdır. Kızılay’a kan satıp tiyatro kuran bir tiyatrocu... Karikatürist... Heykeltıraş... Televizyoncu... Eğitimci... Hemşerilerinin de sevdiği, başarılı belediye başkanı... (yeni yetme, 16.01.2008 13.55)

  2. Eskişehir için bugünkü halini, ondan önce de yunus emre kampusunun güzelliğini kendisine borçlu olduğumuz kişi. Ülkenin ileri gelen siyasetçilerinden biri olmaya aday. (digu, 01.03.2005 12:02)

  3. Eskişehir’e pek çok güzellik (tramvay, tiyatrolar, senfoni orkestrası, haller, opera, kültür merkezleri, porsuk projesi vb) kazandırmış efsane başkan.

  4. Ucuz ekmek satarak fırıncıları kızdıran başkan.(baybars, 16.06.2005 17:50)

  5. Vladimir Putin tarafından Rusya federasyonu'na bağlı tataristan özerk cumhuriyetinin gelişimine katkıda bulunduğu için madalya ile ödüllendirilen eskişehir büyükşehir belediyesi'nin 70 yaşındaki belediye başkanı.

  6. Kesinlikle 70 yaşında gibi durmayan dimdik yürüyen. Hatta tramvay yapılırken inşaat alanlarında takip yapan heykellerin altına y.b diye imza attığı için kınanan belediye başkanı. (lomelindi, 06.01.2006 16:40)

  7. Mordor'a karşı savaşmaya çalışan orta dünyanın son umudu olarak gösterilen kişi.

  8. Cumhurbaşkanı olmasını hayal ettiğim kişi. (enkaz devraldik, 19.05.2006 13:54)

  9. Çoğu zaman etraftaki barlarda karşınıza çıkabilecek, karşı masasında iki tek atabileceğiniz Eskişehir Büyükşehir belediye başkanı. Zaten büyümekte olan şehrin büyüme hızını delice arttırmıştır, arada sırada iki üç falsosu da olsa, Türkiye’nin en iyi belediye başkanlarındandır. (blacksunshine, 28.05.2006 12:46)

  10. Eskişehir iç Anadolu kasabası gibi değil de az da olsa bir Avrupa kenti gibi görünüyorsa sayesindedir. (asteroid b612, 30.05.2006 08:31)

  11. Gençliğinde arkadaşları ile kan satarak tiyatro kuran, amaçlarını politikaya harcatmayan, Türkiye´ye gerçekten hizmet eden, Türkiye´de tanışmak istediğim meşhur olmuş ender insanlardan biri. (2 carpi 2, 18.01.2003 21:37 ~ 21:45)

  12. Hala Anadolu üniversitesi güzel sanatlar ve eğitim fakültelerinin hocaları ve öğrencilerinin yaptığı Atatürk heykellerinin büst kısmını kendi elleriyle yapan, çalışan heykeltıraş öğrencilerin hoca diye hitap ettiği politikacı. (simplextablosu, 12.05.2003 11:26)

  13. Eskişehir’e kendini adamış, yaptıklarıyla bunu kanıtlamış, icraatları Eskişehirlilerin hayatına doğrudan etki etmiş, önemli kültür, sanat, bilim ve hizmet insanı. (hdana, 18.06.2003 01:34)

  14. Kesinlikle 68 yaşındaymış gibi görünmeyen ve davranmayan başkan, türünün en iyi örneklerinden. (loveandpoison, 18.12.2003 23:17)

  15. Porsuk çayı üzerindeki köprülere yaptırdığı korkuluklar ile Eskişehir’i içinden nehir gecen herhangi bir orta Avrupa şehrinden farksız yapan takdire sayan ve aksakal insan. (draconian, 29.03.2004 12:37)

  16. Tüm parayı şehir merkezine harcayıp Avrupalı Eskişehir merkezi yaratan ama şehrin gerisini unutan, iyi işler yapan ama fazlasını yapmak uğruna olayın renginin değişmesine neden olan adam. (bonadrag, 29.03.2004 12:39)

  17. Eskişehir’in aydınlık yüzü. (hdana, 30.03.2004 05:52)

  18. Estram sayesinde kulakları şu sıralar baya bir çınlayan Eskişehir Büyükşehir belediye başkanı.

Çözümleme




ROLÜNÜ OYNAYAN ADAM

Gecenin karanlığında
bir köpek havlaması ile uyandım. Belki kavga
ediyorlardı, belki ortak bir düşmana karşı
birbirlerinden yardım diliyorlar, belki de birbirlerine kur
yapıyorlardı. Hiç bilmem ne zaman kızıştıklarını,
benim bildiğim tek şey beni uyandıranın onlar
olduğuydu.
Gecenin yarısıydı,
otuz yıl arkadaşlık etmiş, bir ara terk etmiş,
bir buçuk yıl sonra hayatıma tekrar girmiş,
yanlış dostuma tekrar sarıldım, derin bir nefes
çekerek rahatlamaya çalıştım.

O köpekler bile şuanda
yalnız değildi, dostları, düşmanları,
kur yaptıkları adı en olursa olsun paylaştıkları
bir şeyler vardı. Oysa o yalnızdı; havlayacağı,
hırlayacağı ya da kur yapacağı kimsesi
yoktu. Camı açmak ve havlamak istedi. Saçmaladığını
fark edip elini ısırdı. Canı yanınca
vazgeçti. Güldü kendi kendine, çünkü
bir zamanlar köpek siyasi bir kavramdı.
Köpek olsaydım, aralarına
katılmasaydım, onlarla birlikte havlayıp onlarla
birlikte kavga etseydim diye düşündü. Aklına
bir dostunun köpeği ve ona verdiği değeri aklına
geldi. Evinde aile bireyi gibi bir köşede yaşayan,
özel mamasından, düzenli doktor kontrolüne kadar
bir evlat gibi ilgilenilen. Sahibesinin ona dokunuşunu düşündü.
O özeldi ve yalnız değildi. Belki de şuanda
sahibesinin yatağının dibinde yatıyordu. Herhangi
bir nedenle havlasa; ya başı okşanacak, ya da bir şeye
ihtiyacı olup olmadığı araştırılacaktı.
Bu güne kadar bir hayvana özenebileceğini hiç
düşünmemişti.
Köpekler havlamaya devam
ediyor. O ise kendi kendine trajikomik bir şekilde gülüyordu.
Elbette kendinden daha yalnızlar, daha sıkıntılı
sorunlar yaşayanlar vardı. Oysa onun telefon rehberinde
gecenin yarısında bile arayabileceği, uykunun en tatlı
anında, büyük ihtimalle çok kızarak ya da
korkarak uyandırabileceği dostları vardı.
Havlamak ya da hırlamak yerine, insan sesi ile yalnızlığını
giderebileceği, içlerinden kızsalar bile onu
dinleyecekleri.


Gün ağardığında
insanlar arasına karışabilse, o anki yalnızlığını
giderebilecek birilerine kolayca ulaşabilirdi. Bir gece, yan
odada birden fazla insan yattığı halde bu geceki gibi
yalnızlık girdabına düşmüş,
giyinip sokağa çıkmış, seyahatlerinde çok
kullandığı tren nedeniyle bildiği sabahçı
kahvesi olan Gar Kıraat hanesine gitmişti. Bu tür
sabahçı kahvelerinde üç tür insan vardı.
Tren saatini bekleyen, ya sevdiğine, ya büyük
umutlarla bir iş bağlantısına gidecek ya da
tahmin yürütemeyeceğimiz her hangi bir nedenle tren
saati için zaman geçirenler. İkinci grup, gidecek
hiçbir yeri olmayan, sıcak bir mekânda iki, üç
çay parası ile ya da kahvecinin iyi niyetine bağlı
olarak orada kalmayı becerebilen evsizler. Üçüncü
grup ise, sarhoş olduğu için eve gidip huzursuzluk
yaşayacağına, orada sabahlamayı tercih edenler.


Bu kahveye gitmesinin tek nedeni o
girdaptan çıkabilmek, tüm bu farklı kişilerin
arasına girmek, havlayıp hırlamak yerine insan sesi
ile çay istemekti. Buralarda enteresan hikâyeler
dinlenir, dili şişmiş bazılarının
rahatlaması da sağlanırdı. Bazen çok
entelektüel düzeyde sohbetlerde olurdu. Onun gibi yalnızlık
girdabına düşmüşlerin hikâyeleri
genellikle de benzerdi. Aslında şuanda yaşadığı
sorun, sarsıntı düzeyinde yalnızlık korkusu
değildi. Bir gün bir iddia sonucunda arkadaşlarına
bir oyun oynamıştı. Çok sevdiği, gerçek
dost olarak tanımlayabileceği on arkadaşına
telefon etmiş, ölümle eşit, riskli bir pozisyonda
olduğunu ve sabah on bin YTL bulamadığı takdirde
başının büyük dertte olduğunu
söylemişti. Öylesine gizemli ve Oscar'lık düzeyde
rol yapmıştı ki, telefonu kapattıktan sonra iki
arkadaşı aramış, meraklarını gidermeye,
nerede ise yanına gelmek istediklerini belirtmişlerdi.
Sabah saat onda bankasını kontrol ettiğinde on üç
bin YTL yatırıldığını görmüştü.
Bir dostu tek başına on bin YTL yatırmıştı.
Para yatıramayan dört arkadaşı aramışlar,
maddi yardım yapamayacaklarını ama sorunu tanımlarsam
yardım edeceklerini bildirmişlerdi.
Camdan bakıp dumanı dışarı
üflerken, ne yaman bir çelişki diye düşündü.
O gün bir ağarsa o bir sabaha çıkabilse, seven
ya da sevmeyenlerinin arasına bir katılabilse,
havlamak-hırlamak yerine, merhaba, günaydın, nasılsın
diyebilse. Bilir misiniz, gece yarısı iki ile sabah altı
arası, dört saatten uzundur. Öğleden sonra 13 ile
17 arası ise, dört saatten daha kısadır günlük
yaşamda. Hele yalnızlığı bu kadar
derinlemesine yaşarsan, saatler gece yarısında saat
ikiye takılı kalır. Köpeklerin sesleri değişse
bile, bazen siren çalan araçlar geçse, ya da
camın dışındaki saatler normal işlese de,
camın bu tarafında saatler normal işlemez, o iki, bir
türlü iki on ya da iki otuz olmaz.


Sabah bir olabilse, onun en çok
insanla, hele gençlerle bir arada olabildiği Cuma gününe
bir ulaşabilse, bu saçma sapan depresyondan kolayca
çıkabilecekti. Kendi dekore ettiği sahnede, o
muhteşem seyircisine kavuştuğunda, olması gereken
rol adam pozisyonuna hemen girerdi.


O, sahnede her zaman muhteşem
oynardı, onların arasına katıldığında,
onlardan aldığı pozitif enerji ile bazen onların
seviyesine iner, bazen hayat dersi verebilecek kadar derin
tecrübelere sahip bilge adam rolüne bürünürdü.
Kendi hatalarının tam tersini onlara aktararak, bedelini
ödediği tecrübelerini onlara bedavaya verir, geleceğe
dönük korkularını yok etmeye çalışır,
moral motivasyonuna dönük yükleyebileceği her
şeyi onlara yüklerdi.
Yalnız kaldığında
da rol yapabilse, bu geceyi yada başka geceleri çok daha
kolay aşardı, Rol seyirci ile, olumlu yada olumsuz tepki
verecek insanlara yönelik olarak yapılıyordu.
Köpeklere rol yapmayı denemedi, denemeyi de düşünmedi.
Onun seyircisine, seyircisinin de ona ihtiyacı vardı.

yitik oglan yitik kız



YİTİK OĞLAN
YİTİREN KIZ


Yâda


YİTİK KIZ
YİTİREN OĞLAN


Sevginin, aşkın kırılgan olduğu, bireysel olarak umutların belki ulaşılabilir belki de dipte olduğu bir zamanda; kız ile oğlan yan yanalar, derinlerde bir yerde, belki bir gün önce, belki de günlerce önce, onlarda bir şeyler kırılmış, yol ayrımına yol açabilecek bir şeylerin oralarda hareketlendiği, hatta tahrik ettiği şeyler oluşmuş. Ruhun öbür tarafındaki karanlığın adına kıskançlık, güvensizlik, ne ad, ne sıfat ne koyarsanız koyun. O
anı yaşarlarken, geleceğe dönük beklentileri
de, azda olsa kalan umutları da, geleceğe dönük
sevgisizliği de yan yana yaşıyorlar. Sevgi ile
sevgisizliğin bir bıçak sırtı kadar yakın
olduğunu unutuyorlar. Çok sık rastladıkları
gazete başlığı, “ Çok Sevdiğim
için Öldürdüm” değil midir?


Yıllar önce
tanıştıkları, çarpıldıkları
hayatlarının birlikteliğe yol açtığı
ağacın altında bazen konuşuyorlar, bazen
birbirlerine hesap soruyorlar, genellikle de haklılıklarının
ispatlamaya çalışıyorlar. Nedendir yitirmeğe
dönük, kaybetmeye yönelik düşünür,
binlerce biriktirdikleri güzel kelimenin içinden en
ağırını, en kaldırılamaz olanını
seçerler? Kız ve oğlandan neden yitik kıza,
neden yitik oğlana doğru yol almanın cazibesine
kapılırlar.


O ağaçtır
ki, bir zamanlar kızı ve oğlanı titretmişti,
o ağacın altında kullanılan sözcüklerin
içinde bir tek yanlış kelime, farklı mana
bulunabilecek tek bir sözlük dahi yoktu. Ya da o ağaç,
batmakta olan olağanüstü güneş, havada
uçuşan hatta acı veren sivrisinekler, bir şeyleri
olumlu yönde değiştiriyordu. Sivrisineğin
ısırıkları, birbirlerine dokunma amacı ya da
alanı yaratırken, tükürüğün
ısırılan yeri rahatlattığını belki
de onlar keşfediyorlardı.


Nasıl kutsal bir
ağaçtı o, yaratanın yarattığı
binlerce ağaçtan farkı olmayan, nasıl bir
havaydı daha sonra belki on bin gün kez aynen koklanan, o
ilk günkü gibi ıslanılan, aşkın
kelimelere sığdırılmadığı
duygusallığın her boyutu ile yaşanılan.
Neler değişti? O ağacın altında; küresel
ısınmamı, küreselleşmemi, ekonomik koşular
mı? Freud’un teorilerimi, 150 sayfada sevgi pazarlamasını
öğreten, 50 soruda mutluluk uzmanı yaratan kitaplar mı
değiştirdi her şeyi? Yoksa Testere filmimi tırpanladı
o ağacı ve ağacın altında yaşananları.


O kız ve oğlan
birlikteliklerine dönük, devam mı, ayrılık
mı, kararsızlığında, geçmişte
olandan yarattıkları verilerle geleceğe dönük
olasılık hesapları içinde, karar verme sürecini
yaşıyorlar. Bu öyle bir süreçtir ki
verilerde tüm olumsuzluklar, panikler, pişmanlıklar,
karşı tarafa kolay yüklenebilir hatalar yer alır.
Olumsuz verilerin olumlu sonuçlar doğurduğuna
yönelik bir bilimsel yöntem yok, tanrısal sonuçlara
da bu kız ve oğlanın gücü yetmez.
Yaratılışın getirdiği bencillik,
olumsuzlukların karşıya yüklenmesini kolaycı
kılar, o ağacın altındaki muhteşem oksijeni,
on bin günün içinde yaşanan güzellikleri
unutturur. Olumsuz üç yüzü, üç bini
yâda daha fazlasını hatırlatır.


Kız derki: on bin
gün aynı havayı soluduk, bunun üç bini
sağlıklı hijyenik ve mutluluk doluydu, yedi bin
gününü puslu, hastalıklı bazen senin, bazen
benim olumsuz etkilendiğimiz yarı karanlık günlerdi.
Elbette birlikte soluduk bu binleri, belki de senin elinde değildi,
koşulları sen oluşturmadın, ya da tamamen
kirleten sendin. Yinede seninle solumayı tercih ettim. Bu o
ağaçtan kalanla ya da o ağacın yarattığı
meyvelerin katkılarıyla bu ortama katlandım. Son üç
bin günümüz nefes alınamaz boyuttaydı. Ya
ben soluklanacak alan yaratamıyordum ya da senin getireceğin
yeni bir oksijen tüpü ile havayı rahatlatacağını
hayal ediyordum.


Bir hesap yaptım,
tanrının bana yeni bir yedi bin gün daha vermesi
ihtimaline karşı; ortamı değiştirmeye,
kirlenmişleri yıkamak, camları açıp
havalandırmak yerine, sensiz yeni bir soluma alanı
yaratmayı daha anlamlı buldum. Sanki geçmiş on
bin günde hiç solumamış gibi, son yüz
günde soluduklarımın analizini yaptım. Bunları
denemişim ama hiçbir şey değişmemiş
gibi geldi ve ilk somut sonuca ulaştım. Gerilere gittiğimde
havayı genellikle kirletenin sen olduğuna karar verdim.
Temiz hava getirdiğini söylediğin günlerde
aslında sen defolu, yalanla parlatılmış
baloncuklar getirmişsin. O balonların içi bizi yavaş
yavaş yok eden, hatta senin icadın olan özel
gazlarmış. Bu güne kadar birlikte soluduğumuz,
yaratılmış olanlara sunulan ve de bedel ödenmemesi
gereken doğal, basit, ayrıcalığı olmayan
bir havaymış o soluklar. Ben bunca yıl ayrı bir
şey, özel bir şey soluduğumu zannetmişim.
Aslında on bin günü bir ağacın bir anlık
gölgesinin hayaline sığdırmışız. O
ağaç ve o ağacın altındaki gölgeyi
bulamayan bir tek kul yokmuş. Sokak ressamları dahi bu
basitliği resimlerine yansıtmaktan utanırlarmış.
Ben bu resmin yapılanların en iyisi olduğuna kendimi o
kadar çok inandırmışım ki, öğrenci
evlerinde yıkık yerleri kapatmak için bile bu resmin
kullanılmadığını yeni öğreniyorum.


Oğlan derki:
Ağacı ben keşfetmiştim, her mevsim tekrar çıkmayı
beceren o çiçekle kızı ben tanıştırmıştım.
O tozlu sokaklardan farklı solunabilecek ortamlara ben
sokmuştum. Ben, ben, benlerle oluşacak yüzlerce cümle
kurmak o kadar kolay ki, yazılmış ya da yazılacak
tüm dillerde benle başlayan tüm cümleleri kurmak
için on bin güne ihtiyaç dahi yok. Kendimle baş
başa kaldığımda ya da kızı yitik hale
getirmeye başladığımda, bunca benle başlayan
kelimeyi on bin güne sığdıramayacağınızı
sanırsınız. O kadar çok şey yapmışsınızdır
ki, sadece bütün olumlu şeylerin, yaşanmış
tüm güzelliklerin özetini hızla yazarsınız.


Oğlan devam eder,
ağacın altından aldım, yaratılmış
ne kadar ağaç varsa tanımasını sağladım,
elbette bazen benden, bazen çevremden, bazen de ne benden, ne
ondan, nede çevremizden kaynaklanan kontrol edilemez
kirlilikleri de yaşattım. Ama o bir çiçek
vardı ya, her mevsim yeniden olduğu yerden çıkan,
işte ben 25 yıl o çiçeğin hep çıkmasını
sağladım. O çiçek için derler ki onun
yaşaması için sana zaten ihtiyaç yok.
Yaratan, o çiçeği zaten böyle yaratmış,
kökünü kopardığını zannetsen de,
hatta üzerinde tepinsen de, o yine aynı güzellikte
sonsuza dek yaşayacakmış. Oğlan yitmeğe
ya da yitirilmeye o kadar yakınmış ki, o
özelleştirdiği, birçok anlam yüklediği
kardeleni (halk arasında; garipçe, boynu bükük
de derler), bir gün bir kızları olsa adını
kardelen koyacak kadar sevdiği o çiçeğin,
adını, kokusunu unutur hale gelmiş.


Oysa
o öyle bir çiçek ki, kar yağdığı
halde çiçek açabilen, soğukta bile
canlanabilen, temiz, kirli, hatta sahte oksijenden bile etkilenmeyen,
üzerine basınca içine doğru çekilen,
donun ulaşamayacağı kadar toprağın
derinliğinde olduğundan, oradaki sıcaklıktan
faydalanarak, havanın birazcık ısınmasıyla
birlikte filiz süren bir çiçek. Bir zamanlar yitik
kızla yitik oğlan o ağacın altında ki
kardelene bir başka baksalardı. O kardelen, sevginin yok
olduğu anlarda tekrar filiz sürebilse, koparıldığında,
bir kenara fırlatılıp atıldığında,
bir daha görmeyeceğim, görselimden, sözlüğümden
seni sileceğim dendiği anda, her koşulda filiz veren
kardelenler tüm bu sorunları aşar, zarafeti, unutulmaz
kokusunu çevresine yayar, yitik kıza, yitik oğlana
yaşamın başka boyutunu hatırlatırdı.


Hikâyeyi
bilirsiniz. Dağ Fulyası diye bir çiçek
varmış. Muhteşem kokusu, narin vücudu ile bahar
aylarında genelliklede yükseklerde açar, doğanın
yeryüzüne sundukları içersinde farklılığını
ortaya koyarmış. Onu bir koklayan kokusunu, onu bir gören
zarafetini, narinliğini unutmazmış. Bir gün her
çiçekten çiçek tozu toplayan bahar
rüzgârı Fulya ile karşılaştığında
ona âşık olmuş ve tozlarını doğaya
dağıtmak yerine kendine saklamaya karar vermiş. Doğa
ana bahar sonlarına doğru bir şeylerin ters gittiğine
karar vermiş ve Fulya’ya tehlikenin boyutunu anlatmış.
İkisi oturup düşünmüşler, bir çözüm
üretemezlerse dağ fulyası yitik ya da yitirilmiş
bir çiçek olacakmış. Doğa ana demiş
ki senin yitmene razı olamam, gel biz mola verelim, bahar yeli
ortadan kaybolana kadar sende kaybol. Fulya toprağın altına
çekilmiş mevsimler önce sonbahara, daha sonrada kışa
dönüşmüş. Doğa ana soğuk bir kış
günü fulyayı uyandırmış toprağın
derinliklerinden yeryüzüne çıkmasını
istemiş. Büyük bir huzur ve mutlulukla üzerindeki
karları silkeleyerek yeryüzüne çıkan
Fulyaya o günden sonra kardelen ismini vermişler.


Kız
ve oğlan bugüne kadar binlerce kez kokladıkları,
keyif aldıkları, binlerce kez sinirlerini ondan çıkarıp,
koparıp attıkları kardelenin hikâyesini
okuduklarında bir şeyin farkına varmışlar.
Aklı, belki de ruhu olmayan ama her koşulda çözüm
yolu bulup yeniden ortaya çıkan, temas edildiğinde
rahatlatan ve uzun süre ellerden çıkmayan o muhteşem
koku gelmiş.


O
an fark etmişler nasıl Kardelen, nasıl Fulya ya da
Defne olabileceklerini. Onları yaşatan unutulmaz kılan,
onlarla temasımız ve onları koklayışımız
demişler birbirlerine. Sevgiyle dokunduklarında, tenin tene
teması nasıl heyecanlandırırsa insanoğlunu,
onlarında temasla dirildiklerini, kokularını içlerine
çektiklerinde (oksijen nasıl tanımlanırsa
tanımlasın) onların da farklı şekilde
titrediklerini, yaşama daha farklı tutunduklarına
karar vermişler. On bin gün boyunca kullandıkları
milyonlarca kelimeyi bir yana bırakıp, temas etmeyi
denemişler. Yıllarca önce deneyip ama sonra
unuttukları şeyleri. Kız ya da oğlan diğerinin
saçına, Kardelene dokunur gibi yumuşacık
dokunmuş. Hızla yiten kızın görüntüsü
yâda hızla yitirilen oğlanın bedeni tekrar
netleşmeye, yaratıldıkları boyuta dönüşmeye
başlamış. O an o ağacın altında
birbirlerine şu sözü vermişler, Tanrı’nın
sana verdiğini düşündüğün yeni bin
gün boyunca birer Kardelen olalım. Bahar yeli gibi
tehlikeler olduğunda kabuğumuza çekilelim, gerekirse
birkaç baharı, birkaç yazı yaşamayalım
ama her kış yeniden doğmayı başaralım.


Sözün
özü, elbette bu hikâye kelimelerle anlatılacaktı,
bakmayın kelimeleri yerden yere vurduğumuza. Nasıl
anlatacaktık ki elin elle temasını, birleşen
parmakların gücünden doğan yok edilemeyen
Kardeleni. Siz siz olun dokunmayı, koklamayı unutmuş
olanlar; asla yazılmış, konuşulmuş tüm
negatif kelimelerle olumsuz sonuçlar çıkartmaya
çalışanlar, geçmişin yanlışlıklarından
geleceğe dönük eğilim çıkarıp,
geleceğe de ipotek koyanlar. Kızın ya da oğlanın
yitirilmesine izin vermeyin, hemen hemen herkesin seçtiği
kolaycılığa kaçmayın. Düşünün
her sonbaharda binlerce Fulya, binlerce Nergis çiçeği
böylesine kolay yok olmuyor mu? O ağacın altında
yaşanmış bir muhteşem gün için bile,
on bin gün içinde unutulmaz bir an için dahi
kardeleni yaşatın, siz izin vermeseniz de o yaşamaya
zaten devam edecek unutmayın.





14.11.2008
Eskişehir, O.T.


DEFNE


Çok yıllar önce, tarihlerin M.Ö diye tanımlandığı, bugünkü büyük devletlerin olmadığı bir dönemde, insanlar küçük yerleşim birimlerinde yaşarlarmış. Yaşamın her anı bilinmez binlerce tehlikeyi içerisinde barındırırmış. Bu bazen yırtıcı hayvanlar, bazen de açlık içerisinde başkasının yiyeceklerine göz koyan insanlar olabiliyormuş.

Gün gelmiş, güçlü ve akıllı insanlar güçlerini birleştirmeye, akrabalarını
çevrelerinde toplamaya, bulundukları yerin çevresine kaleler surlar yapmaya, daha huzurlu ve güvenle yaşayabilecekleri şehir devletleri inşa etmeye başlamışlar.

O zamanlar en büyük mücadele, sadece yiyecek ve insan yaşamına dışarıdan gelecek tehlikelere karşı verilir, koruma üzerine kurulu bir düzende yaşanırmış.
Zamanla da, her küçük devletçik yiyeceğin, huzurun olduğu yerlere göz diker ve oralara saldırmaya başlarlarmış. Bu nedenle bu şehir devletleri kendilerini güven altına alabilecek her türlü önlemleri alırlarmış.

İnsanoğlunun ilk gününden itibaren, her dönemde ve her toplulukta iyi ile kötüyü birbirinden ayıran, bilgilerini, geçmişten gelen tecrübelerini çevresindekilere anlatan iyi ve akıllı insanlar çıkarmış. Bunlara bazen ihtiyar, bazen dede, bazen öğretmen isimleri verilmiş. Bu öğretici insanlar yaşadıkları her dönemde yaşanan iyilikleri kaydeder, kötülüklere çözümler üretir, geçmişin ve yaşadıkları dönemin güzelliklerini kayıt altına alırlarmış.
 
Zamanla bu yerleşim yerlerinde okuyan, yazan, tecrübelerini bir ders verir gibi başkalarına aktarabilen, yaşlı ama akıllı insanların değerleri artmaya, yaşadıkları yerlerde önemsenmeye başlanmışlar. Şehri dışarıdan gelecek tehlikelere karşı koruyanlara asker, onları yöneten ve şehri dışarıya karşı temsil edenlere; han ya da kral, şehir içerisinde ise, kuralları koyan ve uygulatan; yaşlıların oluşturduğu topluluklara da ihtiyarlar meclisi denilmeye başlanmış.
Uygarlık gelişmeye, insanların yaşadıkları şehir devletleri büyümeye başladıkça, tehlikenin daha az olduğu bu şehirlerin ünü yayılmaya
başlamış. Bunları duyan, daha kötü koşullarda yaşayan diğer insanlar, buralara gelmeye ve yerleşmeye başlamışlar. Bu şehirlerin, bazen askere, bazen marangoza, bazen at bakıcısına ihtiyacı olurmuş. Bu şehirler, belli özellikteki insanlardan yararlanabilmek için onları ve ailelerini kabul ederlermiş. Günlük yaşamımızda olduğu gibi, zamanla buralarda da sorunlar oluşmaya, nüfus arttıkça paylaşılan zenginlikler azalmaya, başka şehir devletlerinden saldırılar olmaya başlamış.

Çok zengin bir şehir devletinin ünü öylesine yayılmış ki, daha fakir iki şehir devletinin kralları güçlerini birleştirerek bu şehre saldırmaya ve bu zenginlikleri paylaşmaya karar vermişler. Günlerce, aylarca hazırlanmışlar, ordularının gücünü artırmaya, yeni silahlar geliştirmeye çalışmışlar. Sayıca o kadar güçlü olmuşlar ki, askerlerin yürürken çıkardıkları seslerden bile korkulacak hale gelmişler ve kendilerini hazır hissettiklerinde bu şehre doğru yürüyüşe geçmişler. Önlerine çıkan her şeye vahşice saldırmışlar.

Büyük bir ordunun geldiğini duyan kral, hemen komutanlarla, ihtiyarlar meclisini toplamış ve onlara danışmış. Bizim ordumuz ve kalemizin duvarları, gelen bu gücü durdurmaya yetmez ne yapabiliriz diye sormuş. Komutanlar sonuna kadar savaşalım, sayıca güçlü olabilirler ama biz her türlü savaş oyununu biliyoruz, dayanabilirsek belki vazgeçerler demiş. Kral ihtiyarlar meclisine dönmüş, sizler savaşı sevmez ve de bilmezsiniz ama yine de sizlere danışmam gerek, bir çözüm üretebilir, bu savaşı kazanmamızı sağlayabilecek bir şey bulabilir misiniz diye sormuş. İhtiyarlar kafalarını öne eğmişler bir şey söyleyememişler. Komutanlar da kralı rahatlatacak hiçbir çözüm geliştirememişler.
Kral ihtiyarlar meclisine çok katılmayan, surların dışında bulunan ve bir ağacın altında yaşayan, kiminin deli, kiminin akil adam dedikleri ihtiyarın huzura getirilmesini emretmiş. Bu adamın tabiattan topladığı otlarla, altında yaşadığı ağaçtan koparttığı yapraklarla yaptığı ilaçlar, kral dâhil tüm şehir halkı tarafından bilinir ve kullanılırmış. Öyle büyük sorunlara, öylesine kolay çözümler üretirmiş ki, kral onu uzaktan merakla, saygıyla izlermiş. Görevliler ihtiyara, kralın huzura istediğini söylemek için gittiklerinde, onun çok meşgul olduğunu, kralın hemen beklediğini söylemişler. O, kızı ile birlikte yeni bir ilaç üzerinde çalıştığını, işini bırakamayacağını söylemiş, ısrar etmişler ama ikna edememişler. Görevliler korkarak krala durumu anlattıklarında, o kalkmış ve kale kapılarının açılmasını yalnız başına yanına gideceğini söylemiş.

Kral, ihtiyarın yanına gitmiş, merhaba kolay gelsin demiş. İhtiyar kafasını kaldırmadan selamı almış işine devam etmiş. Ağaçtan yaprak koparıp bunları iki taşın arasına koyuyor ve ezilen yapraktan çıkan suyu bir kapta topluyormuş. İhtiyar sana nasıl hitap edeceğimi bilemiyorum, sana ne demeliyim, kimsin, nereden gelip nereye gidersin. Bu ağaç nedir? Yapraklarından elde ettiğin bu su neye yarar diye peş
peşe sorular sormuş. İhtiyar sakin ol, sorduğun her soruya cevap vereceğim. Sen iyi bir kralsın, bu şehirde yaşayanları adil bir şekilde yönetirsin. Sana saygım sonsuzdur. İşim az kaldı der. Kızına seslenir, Defne, misafirimize bir defne çayı hazırla der. Kral ağacın yanına gider, ona dokunur, bir yaprak koparır, koklar, bir kısmını ağzına atar, evden çıkan muhteşem güzellikte bir genç kızın getirdiği bardakta ilk defa gördüğü defne çayını içer ve sabırla ihtiyarı bekler.

Bir zaman sonra ihtiyar, kralım bu ağacın ismini bilir misin diye yanına gelir ve anlatmaya başlar. Bizler buna Defne, başka yerlerdeki bilgeler ise, Delfi derler. Defne’nin en önemli özelliği yaz kış yeşil kalmasıdır. Geçmişte bu özelliği nedeniyle ölümsüzlüğün simgesi olarak  tanımlanmış, gelecekte de tanımlanmaya devam edecektir. Ben bunun yaprakları ile dertlere deva oluyorum, onun ölümsüzlüğe ile insanlığın ölümsüzlüğüne ulaşmaya çalışıyorum der. Diğer sorularından bir diğeri de bana ne diye hitap edeceğine ilişkindi. Eğer biri sana bir şey öğretiyorsa ona öğreten derler. Sen kralsın, istediğini söyleyebilirsin ama ille de bir şey demek istersen öğretene öğretmen derler. Kral, öğretmenim öyle bir sorum var ki, kimse cevabını bulamadı der ve gelen felaketin büyüklüğünü anlatır.

Öğretmen, krala sessizce bir şey anlatır, teklifine onay verirse soruna çözüm bulabileceğini söyler. Kral, fikri beğendiğini ve uygulamaya geçmesini ister. Öğretmen ayağa kalkar ve kendisine biraz süre vermesini, gelen ordunun kralına da aynı çözümü sunacağını, onunla konuşmaya gideceğini söyler. Defne ağacından birkaç dal ve yaprak koparır, bir kısmını kızına verir, kalanlardan da bir taç yapar ve yola çıkar. İki günlük zorlu bir yürüyüşten sonra, büyük bir ordu ve onun kralı ile karşılaşır. Kafasında Defne ağacından yapılmış bir taçla ve yanında muhteşem bir kızla gelen bu garip adamı, kralın huzuruna çıkarırlar.
İhtiyarın garipliği, yanındaki çok güzel bir kız, kralın ilgisini çeker. Kafasındaki tacı, o güzel kızın elindeki dalı ve yaprakların ne olduğunu sorar. İhtiyar Defne kızını tanıttıktan sonra, Defne ağacının özelliklerini ona da anlatır. Kral bir sağlık sorunundan bahseder, ihtiyar kızına yapraklardan ve heybesindeki otlardan bir çay yapmasını ister. Kral
çayını içerken ne istediğini sorar.

Kralım der, iki gün sonra savaşacağın kralın yanından geliyorum, ona bir önerim oldu o kabul etti, sizde kabul ederseniz, ben ve Defne dünyanın en mutlu insanı olacağım. Sizin ve diğer kralın halkı da bu savaştan en az zararla çıkacak. Kral, anlat bilge ihtiyar seni dinliyorum der. Sanırım sizin ordunuzda on binlerce, diğer orduda da bu kadar olmasa da binlerce insan var. Bazıları evlatlarınız, bazıları kardeşleriniz, bazıları yeğenleriniz. Bu savaşta siz dâhil hepiniz ölümle karşı karşıyasınız. Ben tüm ömrümü insanlık için harcadım, insanlığın Defne ağacı gibi ölümsüz olması için mücadele ediyorum. Ben derim ki artık savaşlarda insanlar ölmesin. Sorununuzu çözmek için önerim şudur; her iki tarafta orduları içinden en güvendikleri en iyi dövüşçüyü seçsin, ordular savaşacağına bu iki yiğit benim koyduğum kurallarla dövüşsün, kim galip gelirse, diğer ordu komutanı yenilgiye kabul etsin ve savaş sonrası elde etmeyi umduğu ganimeti alsın. Ben bu yiğit adama kızımı eş olarak vereyim, siz ganimetle, o da eşi ile mutlu olsun der. Kral düşünür ve teklifi kabul eder.
 
İki gün sonra seçilen iki yiğit asker, Defne ağacının yanındaki meydanda kendi ülkeleri için savaşırlar. Gün akşama dönerken bir tanesi yenilgiyi kabul eder ve kılıcını galip gelene teslim eder. Bilge ihtiyar, dünyaya savaşın anlamsız olduğunu öğreten, öğretmen ihtiyar, kafasındaki defne tacını başından çıkarır ve galip gelen yiğit askerin kafasına takar. Kızı Defne’de, elinde defne çiçeklerinden bir buketi askerin eline vererek koluna girer.
 
Defne dallarından yapılan taç, bugünden sonra galibiyetle elde edilmiş ölümsüzlüğü, galibiyeti, galibiyet sonrası gelen barışı simgelemek üzere kullanılmaya başlanır. Bu Defne tacını giydirme geleneği daha sonra, galipler dışında, şairlere, âlimlere, tıp okullarında okuyup doktor olanlara da takılmaya başlandı.

Mitolojide Defne’yi merak edenler için ekte bilinen hikayesi yer almaktadır.

DAPHNE ADINDAKİ GÜZEL KIZIN DEFNE AĞACI OLUŞU
Bir gün Apollon (Yunan mitolojisinde Tanrı ismi), ırmak kenarında, güzel genç bir kız gördü. Bu güzelin adı Daphne idi ve Apollon görür görmez ona aşık oldu. Yalnız başına dolaşmayı seven ve bu genç kız, hayatı boyunca yalnız yaşamaya yemin etmişti. Ormanda karşılaştıklarında Apollon güzeller güzeli bu kızla konuşmak istedi ancak Daphne ondan korkarak koşmaya başladı. Apollon ne dediyse onu durmaya ikna edememişti. Yorgun düşene kadar koştu koştu, daha fazla koşacak gücü kalmadığında yere yıkıldı ve toprak anaya yalvarmaya başladı.
"Ey toprak ana beni ört beni sakla, kurtar"

Toprak ana onun yakarışını duymuştu, az sonra Daphne yorgunluktan ağrıyan bacaklarının sertleştiğini,
odunlaşmaya başladığını hissetti. Gri renginde bir kabuk göğsünü kapladı. Güzel kokulu saçları yapraklara dönüştü ve kolları dallar halinde uzandı, küçük ayakları ise kök olup toprağın derinliklerine
doğru indi. Apollon sevdiği kıza sarılmak isterken bu Defne ağacına çarpınca şaşırdı. O günden sonra
Defne ağacı Apollonun en sevdiği ağaç oldu, ve defne yaprakları onun saçlarının çelengi oldu. Kahramanlara ödül olarak Defne yapraklarından yapılma taçlar taktılar.