10 Aralık 2008 Çarşamba

yitik oglan yitik kız



YİTİK OĞLAN
YİTİREN KIZ


Yâda


YİTİK KIZ
YİTİREN OĞLAN


Sevginin, aşkın kırılgan olduğu, bireysel olarak umutların belki ulaşılabilir belki de dipte olduğu bir zamanda; kız ile oğlan yan yanalar, derinlerde bir yerde, belki bir gün önce, belki de günlerce önce, onlarda bir şeyler kırılmış, yol ayrımına yol açabilecek bir şeylerin oralarda hareketlendiği, hatta tahrik ettiği şeyler oluşmuş. Ruhun öbür tarafındaki karanlığın adına kıskançlık, güvensizlik, ne ad, ne sıfat ne koyarsanız koyun. O
anı yaşarlarken, geleceğe dönük beklentileri
de, azda olsa kalan umutları da, geleceğe dönük
sevgisizliği de yan yana yaşıyorlar. Sevgi ile
sevgisizliğin bir bıçak sırtı kadar yakın
olduğunu unutuyorlar. Çok sık rastladıkları
gazete başlığı, “ Çok Sevdiğim
için Öldürdüm” değil midir?


Yıllar önce
tanıştıkları, çarpıldıkları
hayatlarının birlikteliğe yol açtığı
ağacın altında bazen konuşuyorlar, bazen
birbirlerine hesap soruyorlar, genellikle de haklılıklarının
ispatlamaya çalışıyorlar. Nedendir yitirmeğe
dönük, kaybetmeye yönelik düşünür,
binlerce biriktirdikleri güzel kelimenin içinden en
ağırını, en kaldırılamaz olanını
seçerler? Kız ve oğlandan neden yitik kıza,
neden yitik oğlana doğru yol almanın cazibesine
kapılırlar.


O ağaçtır
ki, bir zamanlar kızı ve oğlanı titretmişti,
o ağacın altında kullanılan sözcüklerin
içinde bir tek yanlış kelime, farklı mana
bulunabilecek tek bir sözlük dahi yoktu. Ya da o ağaç,
batmakta olan olağanüstü güneş, havada
uçuşan hatta acı veren sivrisinekler, bir şeyleri
olumlu yönde değiştiriyordu. Sivrisineğin
ısırıkları, birbirlerine dokunma amacı ya da
alanı yaratırken, tükürüğün
ısırılan yeri rahatlattığını belki
de onlar keşfediyorlardı.


Nasıl kutsal bir
ağaçtı o, yaratanın yarattığı
binlerce ağaçtan farkı olmayan, nasıl bir
havaydı daha sonra belki on bin gün kez aynen koklanan, o
ilk günkü gibi ıslanılan, aşkın
kelimelere sığdırılmadığı
duygusallığın her boyutu ile yaşanılan.
Neler değişti? O ağacın altında; küresel
ısınmamı, küreselleşmemi, ekonomik koşular
mı? Freud’un teorilerimi, 150 sayfada sevgi pazarlamasını
öğreten, 50 soruda mutluluk uzmanı yaratan kitaplar mı
değiştirdi her şeyi? Yoksa Testere filmimi tırpanladı
o ağacı ve ağacın altında yaşananları.


O kız ve oğlan
birlikteliklerine dönük, devam mı, ayrılık
mı, kararsızlığında, geçmişte
olandan yarattıkları verilerle geleceğe dönük
olasılık hesapları içinde, karar verme sürecini
yaşıyorlar. Bu öyle bir süreçtir ki
verilerde tüm olumsuzluklar, panikler, pişmanlıklar,
karşı tarafa kolay yüklenebilir hatalar yer alır.
Olumsuz verilerin olumlu sonuçlar doğurduğuna
yönelik bir bilimsel yöntem yok, tanrısal sonuçlara
da bu kız ve oğlanın gücü yetmez.
Yaratılışın getirdiği bencillik,
olumsuzlukların karşıya yüklenmesini kolaycı
kılar, o ağacın altındaki muhteşem oksijeni,
on bin günün içinde yaşanan güzellikleri
unutturur. Olumsuz üç yüzü, üç bini
yâda daha fazlasını hatırlatır.


Kız derki: on bin
gün aynı havayı soluduk, bunun üç bini
sağlıklı hijyenik ve mutluluk doluydu, yedi bin
gününü puslu, hastalıklı bazen senin, bazen
benim olumsuz etkilendiğimiz yarı karanlık günlerdi.
Elbette birlikte soluduk bu binleri, belki de senin elinde değildi,
koşulları sen oluşturmadın, ya da tamamen
kirleten sendin. Yinede seninle solumayı tercih ettim. Bu o
ağaçtan kalanla ya da o ağacın yarattığı
meyvelerin katkılarıyla bu ortama katlandım. Son üç
bin günümüz nefes alınamaz boyuttaydı. Ya
ben soluklanacak alan yaratamıyordum ya da senin getireceğin
yeni bir oksijen tüpü ile havayı rahatlatacağını
hayal ediyordum.


Bir hesap yaptım,
tanrının bana yeni bir yedi bin gün daha vermesi
ihtimaline karşı; ortamı değiştirmeye,
kirlenmişleri yıkamak, camları açıp
havalandırmak yerine, sensiz yeni bir soluma alanı
yaratmayı daha anlamlı buldum. Sanki geçmiş on
bin günde hiç solumamış gibi, son yüz
günde soluduklarımın analizini yaptım. Bunları
denemişim ama hiçbir şey değişmemiş
gibi geldi ve ilk somut sonuca ulaştım. Gerilere gittiğimde
havayı genellikle kirletenin sen olduğuna karar verdim.
Temiz hava getirdiğini söylediğin günlerde
aslında sen defolu, yalanla parlatılmış
baloncuklar getirmişsin. O balonların içi bizi yavaş
yavaş yok eden, hatta senin icadın olan özel
gazlarmış. Bu güne kadar birlikte soluduğumuz,
yaratılmış olanlara sunulan ve de bedel ödenmemesi
gereken doğal, basit, ayrıcalığı olmayan
bir havaymış o soluklar. Ben bunca yıl ayrı bir
şey, özel bir şey soluduğumu zannetmişim.
Aslında on bin günü bir ağacın bir anlık
gölgesinin hayaline sığdırmışız. O
ağaç ve o ağacın altındaki gölgeyi
bulamayan bir tek kul yokmuş. Sokak ressamları dahi bu
basitliği resimlerine yansıtmaktan utanırlarmış.
Ben bu resmin yapılanların en iyisi olduğuna kendimi o
kadar çok inandırmışım ki, öğrenci
evlerinde yıkık yerleri kapatmak için bile bu resmin
kullanılmadığını yeni öğreniyorum.


Oğlan derki:
Ağacı ben keşfetmiştim, her mevsim tekrar çıkmayı
beceren o çiçekle kızı ben tanıştırmıştım.
O tozlu sokaklardan farklı solunabilecek ortamlara ben
sokmuştum. Ben, ben, benlerle oluşacak yüzlerce cümle
kurmak o kadar kolay ki, yazılmış ya da yazılacak
tüm dillerde benle başlayan tüm cümleleri kurmak
için on bin güne ihtiyaç dahi yok. Kendimle baş
başa kaldığımda ya da kızı yitik hale
getirmeye başladığımda, bunca benle başlayan
kelimeyi on bin güne sığdıramayacağınızı
sanırsınız. O kadar çok şey yapmışsınızdır
ki, sadece bütün olumlu şeylerin, yaşanmış
tüm güzelliklerin özetini hızla yazarsınız.


Oğlan devam eder,
ağacın altından aldım, yaratılmış
ne kadar ağaç varsa tanımasını sağladım,
elbette bazen benden, bazen çevremden, bazen de ne benden, ne
ondan, nede çevremizden kaynaklanan kontrol edilemez
kirlilikleri de yaşattım. Ama o bir çiçek
vardı ya, her mevsim yeniden olduğu yerden çıkan,
işte ben 25 yıl o çiçeğin hep çıkmasını
sağladım. O çiçek için derler ki onun
yaşaması için sana zaten ihtiyaç yok.
Yaratan, o çiçeği zaten böyle yaratmış,
kökünü kopardığını zannetsen de,
hatta üzerinde tepinsen de, o yine aynı güzellikte
sonsuza dek yaşayacakmış. Oğlan yitmeğe
ya da yitirilmeye o kadar yakınmış ki, o
özelleştirdiği, birçok anlam yüklediği
kardeleni (halk arasında; garipçe, boynu bükük
de derler), bir gün bir kızları olsa adını
kardelen koyacak kadar sevdiği o çiçeğin,
adını, kokusunu unutur hale gelmiş.


Oysa
o öyle bir çiçek ki, kar yağdığı
halde çiçek açabilen, soğukta bile
canlanabilen, temiz, kirli, hatta sahte oksijenden bile etkilenmeyen,
üzerine basınca içine doğru çekilen,
donun ulaşamayacağı kadar toprağın
derinliğinde olduğundan, oradaki sıcaklıktan
faydalanarak, havanın birazcık ısınmasıyla
birlikte filiz süren bir çiçek. Bir zamanlar yitik
kızla yitik oğlan o ağacın altında ki
kardelene bir başka baksalardı. O kardelen, sevginin yok
olduğu anlarda tekrar filiz sürebilse, koparıldığında,
bir kenara fırlatılıp atıldığında,
bir daha görmeyeceğim, görselimden, sözlüğümden
seni sileceğim dendiği anda, her koşulda filiz veren
kardelenler tüm bu sorunları aşar, zarafeti, unutulmaz
kokusunu çevresine yayar, yitik kıza, yitik oğlana
yaşamın başka boyutunu hatırlatırdı.


Hikâyeyi
bilirsiniz. Dağ Fulyası diye bir çiçek
varmış. Muhteşem kokusu, narin vücudu ile bahar
aylarında genelliklede yükseklerde açar, doğanın
yeryüzüne sundukları içersinde farklılığını
ortaya koyarmış. Onu bir koklayan kokusunu, onu bir gören
zarafetini, narinliğini unutmazmış. Bir gün her
çiçekten çiçek tozu toplayan bahar
rüzgârı Fulya ile karşılaştığında
ona âşık olmuş ve tozlarını doğaya
dağıtmak yerine kendine saklamaya karar vermiş. Doğa
ana bahar sonlarına doğru bir şeylerin ters gittiğine
karar vermiş ve Fulya’ya tehlikenin boyutunu anlatmış.
İkisi oturup düşünmüşler, bir çözüm
üretemezlerse dağ fulyası yitik ya da yitirilmiş
bir çiçek olacakmış. Doğa ana demiş
ki senin yitmene razı olamam, gel biz mola verelim, bahar yeli
ortadan kaybolana kadar sende kaybol. Fulya toprağın altına
çekilmiş mevsimler önce sonbahara, daha sonrada kışa
dönüşmüş. Doğa ana soğuk bir kış
günü fulyayı uyandırmış toprağın
derinliklerinden yeryüzüne çıkmasını
istemiş. Büyük bir huzur ve mutlulukla üzerindeki
karları silkeleyerek yeryüzüne çıkan
Fulyaya o günden sonra kardelen ismini vermişler.


Kız
ve oğlan bugüne kadar binlerce kez kokladıkları,
keyif aldıkları, binlerce kez sinirlerini ondan çıkarıp,
koparıp attıkları kardelenin hikâyesini
okuduklarında bir şeyin farkına varmışlar.
Aklı, belki de ruhu olmayan ama her koşulda çözüm
yolu bulup yeniden ortaya çıkan, temas edildiğinde
rahatlatan ve uzun süre ellerden çıkmayan o muhteşem
koku gelmiş.


O
an fark etmişler nasıl Kardelen, nasıl Fulya ya da
Defne olabileceklerini. Onları yaşatan unutulmaz kılan,
onlarla temasımız ve onları koklayışımız
demişler birbirlerine. Sevgiyle dokunduklarında, tenin tene
teması nasıl heyecanlandırırsa insanoğlunu,
onlarında temasla dirildiklerini, kokularını içlerine
çektiklerinde (oksijen nasıl tanımlanırsa
tanımlasın) onların da farklı şekilde
titrediklerini, yaşama daha farklı tutunduklarına
karar vermişler. On bin gün boyunca kullandıkları
milyonlarca kelimeyi bir yana bırakıp, temas etmeyi
denemişler. Yıllarca önce deneyip ama sonra
unuttukları şeyleri. Kız ya da oğlan diğerinin
saçına, Kardelene dokunur gibi yumuşacık
dokunmuş. Hızla yiten kızın görüntüsü
yâda hızla yitirilen oğlanın bedeni tekrar
netleşmeye, yaratıldıkları boyuta dönüşmeye
başlamış. O an o ağacın altında
birbirlerine şu sözü vermişler, Tanrı’nın
sana verdiğini düşündüğün yeni bin
gün boyunca birer Kardelen olalım. Bahar yeli gibi
tehlikeler olduğunda kabuğumuza çekilelim, gerekirse
birkaç baharı, birkaç yazı yaşamayalım
ama her kış yeniden doğmayı başaralım.


Sözün
özü, elbette bu hikâye kelimelerle anlatılacaktı,
bakmayın kelimeleri yerden yere vurduğumuza. Nasıl
anlatacaktık ki elin elle temasını, birleşen
parmakların gücünden doğan yok edilemeyen
Kardeleni. Siz siz olun dokunmayı, koklamayı unutmuş
olanlar; asla yazılmış, konuşulmuş tüm
negatif kelimelerle olumsuz sonuçlar çıkartmaya
çalışanlar, geçmişin yanlışlıklarından
geleceğe dönük eğilim çıkarıp,
geleceğe de ipotek koyanlar. Kızın ya da oğlanın
yitirilmesine izin vermeyin, hemen hemen herkesin seçtiği
kolaycılığa kaçmayın. Düşünün
her sonbaharda binlerce Fulya, binlerce Nergis çiçeği
böylesine kolay yok olmuyor mu? O ağacın altında
yaşanmış bir muhteşem gün için bile,
on bin gün içinde unutulmaz bir an için dahi
kardeleni yaşatın, siz izin vermeseniz de o yaşamaya
zaten devam edecek unutmayın.





14.11.2008
Eskişehir, O.T.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder